1. /
  2. Araştırma
  3. /
  4. İkebana

İkebana

8 Nisan 2014

Çiçekler Aracılığıyla Konuşma Sanatı

Büyükannemin, bahçesinden topladığı gülleri bir vazoya yerleştirmesinden buyana, çiçek düzenlemesinde oldukça uzun bir yol katedildi. Japonlar’ın da büyük katkılarıyla, kadınlar artık çiçekleri vazoya yerleştirmiyor, düzenliyorlar; “çiçek tasarımları” yapıyorlar. Eskiden çiçekler genellikle tek renk, tek parça ve belirli bir düzen içerisinde yerleştirilirlerdi. Çiçekler artık değişik boylarda kesilip, sapları birbirinden ayrık olacak biçimde düzenleniyorlar.

Tüm bunlara öncülük eden Japonya’da, çiçek düzenlenmesi, günlük bir iş. Bir sanat, hatta insanın ruhunun derinliklerini yansıtan, dinsel bir tören. Her Japon’un evinde bir tokonoma, yani bir “hürmet yeri” bulunur. Buranın başlıca özellikleri, asılı duran bir parşömen rulosu ve üzerinde çiçek dolu bir vazonun bulunduğu geniş bir raftır. Her sabah, evin hanımı bu rafın önünde saygıyla eğilip, çiçekleri düzenler.

Yaptıkları düzenlemeler, kocaman buketlerden hoşlanan Batılılar’a biraz cılız gelebilir. Ama dikkatlice bakarsanız, düzenlemenin zarif çizgilerinin ardında gizli olan egzotik sevimliliği gözünüze çarpar. Derinlemesine incelerseniz de, anlamını keşfedersiniz. Çünkü Japonya, insanların içindeki duyguları çiçekler aracılığıyla söyledikleri bir ülke.

İşten eve gelen bir erkek, yalnızca tokonoma’ya bir göz atarak, eşinin o günkü ruh durumunu anlayabilir. Düzenlemenin tam orta yerinde yükselen bir şakayık dalı, onun duygulu ve sevgi dolu olduğunu gösterir. Öte yandan ortadaki, taç yaprakları dökülen bir dalsa, erkek eşinin üzgün olduğunu anlamalıdır.

Krizantemle zambak, mutluluk çiçekleridir. Çam, bambu ve erik dalları, uzun yaşamı simgeledikleri için ideal bir doğum günü armağanı olurlar. Ağaç dalları erkektir, çiçekler ise dişi. Dört rakamı uğursuz sayılır –dört dal, dört taç yaprağı, dört renk– çünkü dördün Japonca’daki karşılığı olan “shi” sözcüğü, aynı zamanda ölüm anlamına da gelir.

Japonlar, çiçek düzenleme sanatına “İkebana” diyorlar; tam karşılığı ise, çiçeklere yeni bir yaşam kazandırmak. Aynı zamanda içinde bulundukları eve de yeni bir yaşam kazandırabiliyorlar, tabii düzenleyicisine de. Bir Japon şairin dediği gibi: “İkebana, yaşamın yaralarını iyileştirir.”

Japon kentlerinde, her yerde çiçek tezgahları ve çiçekçiler vardır. Buralarda, çiçeklerin yanısıra, bahar dalları, meyve dalları, kamışlar, sazlar, otlar ve kocaman devedikenleri bulunur. Japonya’da yaşayan kadınların her biri bir çiçek düzenleyicisi sayılır.

Japonya’da tek yaptıkları iş, insanlara çiçek tasarımı öğret-mek olan, 20.000’in üzerinde eğitimci bulunuyor. Çoğu okulda, ikebana bir ders olarak okutulmakta ve her gün televizyonda çiçek düzenleme sanatıyla ilgili bir program yer almakta. Hatta bankalarda ve bürolarda çalışan memurlar ya da fabrikalarda çalışan işçiler için bu konuda özel kurslar var.

Elbette tüm bunlar bir anda olmadı. İlk düzenleyiciler, altıncı ve yedinci yüzyılda tapınakların mihrabını çiçeklerle süslemeye başlayan, Budist rahiplerdi. Daha sonraları samuraylar, bu işi devraldılar.

Ondördüncü yüzyılda, çok başarılı bir samuray olan Yoshimasa Ashikaga, görevinden emekliye ayrılıp, Kyoto’ya yerleşti ve bahçeler içindeki, derelerin aktığı bir araziye, çatısı gümüşten, üç katlı bir köşk yaptı. Buraya şairleri, ressamları, peyzaj mimarlarını ve sanatçıları topladı. Birgün, tüm sanatçı dostlarından, özel çiçek tasarımları yapmalarını istedi. Sonuçta ortaya çıkan 100 vazo öylesine güzeldi ki, Ashikaga, halkın bu güzellikleri görmesini istedi. Bu, tarihin ilk ikebana sergisiydi.

Sanatın bu dalı, asillerden ve savaşçılardan, iş adamla- rına yayıldı. Yüzyıllardır da kadınların ilgi alanlarından biri.

Çiçek düzenleme sanatının Picasso’su olarak adlandırılan Sofu Teshigahara’nın bitmek bilmeyen çalışmalarıyla bu sanat dalı çok yol katetti. Kendi ikebana okulunu yöneten bir eğitmenin oğlu olan Teshigahara, genç yaşında geleneksel yöntemleri öğrendi. Ama o, modern Avrupa sanatından etkileniyor ve bunu uygulamak istiyordu. Teshigara 25 yaşına geldiğinde evden ayrılarak, kendi okulunu kurdu.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Teshigahara cebinde beş kuruş olmadığı halde, Tokyo’daki büyük bir mağazayı, ikebana düzenlemelerini sergile-mek üzere ikna etti. Bu çok önemli bir adımdı. Ülkesi yenilgiye uğramıştı. Eski standartlar tarihe karışmıştı. Yeni birşeylere gereksinim vardı. Teshigahara’nın yeni çiçek düzenlemeleri bu eksikliği giderdi. Teshigahara’nın yapıtlarını görenler, adeta çılgına dönüyorlardı.

Tüm kutsal kurallar yıkılmıştı. Nehirler aşılmıştı, çizekler yan yana, sımsıkı bir biçimde tıkıştırılmış gibiydiler ve yapıtlarına çiçeklerin yanısıra, nehirden sürüklenen kereste parçaları, meyveler, paslı demir parçaları, balık kılçıkları, çürümüş bitki kökleri, yosun tutmuş ağaç gövdeleri, yelpazeler ve tabaklar da katmıştı. Saksı olarak, eline ne geçerse onu kullanmıştı, bir küllük, eski bir kap, bir beton parçası. Sergi olay yarattı ve o günden sonra, çiçek düzenlemeleri asla eskisi gibi olmadı.

Japonya’da değişik türde ikebana okulu ya da stili bulunmakta. Hepsi de –Teshigahara ve Houn Ohara gibi, avangard olanlar bile– temel yöntemleri öğretmekteler. Ve evde yapılanlar da dahil olmak üzere, çoğu ikebana, hâlâ geleneksel kuralları uyguluyor. Bu kurallarda kimi zaman, en kesin biçimiyle, “cennet-toprak-insan” olarak da adlandırılan, üçlü dal stili göze çarpar. “Cennet”i simgeleyen dal en uzun olanıdır, çoğu zaman vazonun bir buçuk katı kadar. “İnsan” dalı, “cennet” dalının üçte ikisi kadardır ve genellikle onun sağında durur. “Toprak” en kısa olanıdır, “insan”ın üçte ikisi kadar. Yatay olarak tasarlanmış olsa bile, aynı ölçüler geçerlidir. Dallar alttan birbirlerine bağlanır. Eğer uçlarını birleştirecek biçimde bir çizgi çizecek olursanız, köşeleri birbirinden farklı bir üçgen elde etmiş olursunuz. Bu da tüm Japon çiçek düzenlemelerinin temeli sayılır. Budistler’e göre bu, kirliliği ortadan kaldıran ateşi simgeler. Aynı zamanda, oturmuş meditasyon yapmakta olan Buda’nın da simgesidir.

Japonlar’a göre bir şey “furyu” ise, iyi ve güzeldir, yani bir tür huzur ve yaşamın karmaşasından, uzaklaşma sağlıyorsa. Samuraylar, savaş alanından, bahçelere uzandıklarında furyu duyumsamışlardı. Bir şiir yazmak, bir yastık işlemek, çocuklarınıza bir oyuncak yapmak. Hepsi de furyu duygusuna neden olur.

George Kent – Reader’s Digest