Tedbirli müslüman ile tedbirsiz olanı arasındaki uçurumlar

Zamanımız Müslümanlarını, din gayreti ve dinlerine gösterdikleri ehemmiyet ve hassasiyete yaklaşmaları açısından kabaca ikiye ayırsak yerinde olacaktır. Her gün her yerde karşılaştıklarımız bu iki sınıftan birine dahildir.

Birinci kısımdakiler bilhassa dini vazifelerini ifa ederken, gayet dikkatli davranırken,

diğer sınıftakiler, çeşitli mazeretlerin de arkasına sığınmak suretiyle mensubu olduğunu iddia ettiklerini dinin kaidelerine pek de riayet etmedikleri anlaşılmaktadır.

Yığınla misaller var tabi bu konuda verilebilecek:

* * *

Tedbirli Müslüman farzları yerine getirmeye azami gayret eder. Tedbirli olmayan ise nafilelerle meşgul olmaya çalışır.

Günümüzde sık karşılaştığımız modellerden biri, nafile ibadetlere kafa yorup, aynı cinsten olan ve tabiri caizse dağ gibi birikmiş olan farzları kaza etmeyenlerdir. Oysaki, farzlar hemen ödenilmesi gereken borçlardır. Sünnetler (müekked dahi olsalar) yani nafileler ise hediyedir, tabiri caizse. Farzlar sermaye, nafileler kârdır. Sermaye olmadan kâr etmek düşünülebilir mi? Bu konuyu tabi ki en çok, “dinin direği” olarak tanımlanan namaz

teravihte cami hınca hınç dolu…
peki kazalar ne olacak?
onu da sonra” hallederiz!

konusunda görüyoruz. Tedbirli ve dindeki öncelik sıralamasını anlayabilecek kapasitedeki her müslüman için, şu veya bu sebeple kazaya kalmış namazlarını bir an önce ödemeleri zaruridir. İnsanların teravihlerde camilere koşmaları güzel ama aynı hassasiyeti kaza namazları için göstermemeleri çok acı. Tabi bu durumun birinci derecede müsebbibi, ahır zaman alimleri. Fıkhi konuları, bırakın açıklamayı, okuyup anlamaktan dahi aciz bu zamane “allame”leri, “sünnetler terk edilir miymiş, sakın ha, sünnetleri kıl, kazaları da arada tamamlarsın” gibi, zaten vakti mahdut insanların kaza kılmalarının önüne set çekiyorlar. Dinini, salih müslümanların ilmihal ve din kitaplarından öğrenip tatbik eden “tedbirli” biri için ise konu gayet basittir: sünnet (nafile yani) namazlar, vakit içinde, farzdan başka kılınan namaz demektir ve bu, farzdan gayrı kılınan herhangi bir namazla zaten ifa edilmiş olur. Yani “nafile”ye de niyet etseniz, “sünnet”e de niyet etseniz, “kaza”ya da niyet etseniz, farzın dışında, farzın yanında kıldıklarınız zaten sünnet olacaktır.

* * *

Tedbirli Müslüman, ibadetler hususunda Avrupalılara uyularak değiştirilen takvimlere değil, salih müslümanların eskiden beri tabi oldukları güvenilir takvimlere riayet eder.

İbadet vakitleri ile alakalı konulara aşina olanlar, İslam alimlerinin, bilhassa namaz ve oruç

temkin ve ihtiyat uçunca
geride kalan garabet!

ibadetlerinin başlama ve bitme zamanları hakkındaki, kılı kırk yaran titizliğini hemen teslim edeceklerdir. Maalesef, Diyanet İşleri Reisliği, 1981 yılında, ani bir kararla, ta Osmanlı zamanından beri uygulanan ve defaaten ehemmiyeti üzerinde durulmuş, imsak (yani oruca başlama zamanı) vakitlerindeki temkin ve ihtiyat paylarını kaldırarak, oruca başlama zamanı, 15-20 dakika almak suretiyle, oruç tutanların oruçları ile alenen oynamaya başladı. Avrupalılara uyularak, beyazlığın ufkun üzerine yayılmasına kadar sahuru geciktirmek durumu peyda oldu. Oysa İslam alimleri, beyazlığın, ufkun bir noktasında görünmesi ile imsakın bittiğini bildiriyorlar.

* * *

Tedbirli Müslüman, ibadetleri, Asr-ı Saadetteki gibi yapmaya ihtimam göstererek, bütün camilere sokulan mikrofon ve hoparlörlere değil, imamlara uyar. Tedbirsiz olan ise, mikrofonu ibadetin bir parçası gibi görür ve ona uyar.

ne kadar çok hoparlör
o kadar çok sevap!

Çağımızın en büyük hastalıklarından biri; camileri tepeden tırnağa mikrofon ve hoparlörlerle donatmak! Masum gibi görünen bahanelerle başlayan bu tehlikeli akım, son senelerde neredeyse ezanın ve namazın “farzı” gibi olmaya başladı. Mikrofonsuz minareye çıkmayan müezzin (gerçi artık minareye de çıkmıyorlar ya neyse), hoparlöre “üflemeden” namaza başlamayan imam kalmadı. Ancak, ufacık mescitlerde bile yerini alan bu bidatin İslamiyet’te yeri yok çünkü ibadetlerin asr-ı saadette olduğu gibi ifa edilmesi ve zerre bile değiştirilmemesi gerektiği, dinimizi, diğer bozulmuş dinlerden ayıran en önemli özelliklerinden birine işaret etmektedir. Zaten yapılan araştırmalar ve teknik olarak mikrofon ve hoparlörün açıklanması, her şeyi ortaya koyuyor:

Mikrofona giren insan sesi ise, mikrofondan çıkan “şey”, o sese çok benzeyen ama katiyen “aslı” olmayan, elektronik dalgaların ses dalgalarına dönüşmesi suretiyle duyulan metalik bir sestir.

Yani hoparlöre uyulduğuna, cemaat, imama değil, mikrofondan çıkan o “zırıltı“ya uyar. Dinimizin emrettiği şey ise, imamın sesine ya da hareketlerine uymaktır.

* * *

Tedbirli Müslüman, müzik ve şarkıların nefis üzerindeki etkisine aldanmamaya çalışır, tedbirsiz olanı ise müziğin bir kısmını helal kategorisine sokmaya çalışarak, kendini tehlikeli bir duruma düşürür.

Günümüzün en büyük ve yaygın uyuşturucu tiplerinden biri müzik. Her gün herkes şöyle veya böyle alıyor bu uyuşturucudan. Fakat bu uyuşturucu, bir tabu haline geldiğinden, dokunmaya dahi kalkamıyorsunuz. Dindarı dinsizi hiç kimse bu tabuya dokundurtmuyor. Hatta “müzik ruhun gıdasıdır” gibi ulvi makamlara çıkarılıyor. Oysa işin aslı çok farklı. Asılları bozulmaya başlayan eski dinler, inanlarının üzerindeki etkisini kaybetmeye başlayınca yani insanların ruhuna hitap etmede sıkıntı yaşamaya başlayınca, çalgı ve müzikle, onların nefislerine hitap etmeye ve onları, müziğin tesiri ile kendinden geçirmeye başladı. Endüstriyel müziğin kaynağı da hakeza kilise müziğinin evrimleşmiş halidir. Oysa İslamiyet’in, müziğin insan nefisini uyuşturan, kendinden geçiren tesirine ihtiyacı olmadığı ve nefse değil ruha hitap ettiği için diğer bozuk dinlerden farklıdır. Dolayısıyla çalgı ve müziğe ihtiyacı yoktur. İlahileri müziksiz dinlemelidir.

* * *

Tedbirli Müslüman, “Mucize, yaratmak, icad etmek” gibi kelimeleri İslamiyet’in bildirdiği yerler haricinde kullanmaz, tedbirsiz müslüman ise, kalabalığa uyarak hayatına sokar.

Zamanımız insanının diline dolanan bu üç kelime, kullanıldığı vakit, kullanılan kimse için dalga geçmek gibi bir şeydir çünki bu kelimeler, gündelik hayatımızda kullandığımız kelimeleri her bakımdan “döver”, daha doğrusu günlük hayatımız bu kelimeleri kaldırabilecek çapta değildir.

Gelelim bunların manalarına:

Mucize“; Allah’ın izniyle Peygamberlerden sadır olan ve kafirlere açık bir meydan okuma olarak telakki edilen olağanüstü hallerdir ki… buraya dikkat… sadece ve sadece Peygamberler için kullanılır. Yani günlük hayatta kullanıldığında, kullanılan kişiye Peygamberlik isnad edilmiş olur.

Yaratmak” kelimesi, yoktan var etme manasına gelir ki, herhangi bir yaratılmışın bu dereceye ermesi ne şimdi ne de geçmişte mümkün değildir.

İcad” kelimesi de yaratmak manasındadır.

Hülasa, bu üç kelimeyi dini anlamları dışında kullanmak, kişiyi imanî bakımdan bayağı bir tehlikeye sokar.

* * *

Tedbirli Müslüman, Seferilik mesafesinin Hanefi Mezhebinde 104 kilometre olduğunu bilir ve ona göre davranır.

Hanefi Mehebinde sefer mesafesi yaygın genel kanaatin aksine 90 km. değil, 104 kilometredir. Diğer üç mezhebde ise 80 km.dir. Yani Hanefi’de üç günlük yol olan 18 fersahtır ki, 1 fersah 6 km civarıdır. Dolayısıyla seferiliği 90 km alanlar, namazların kasrı konusunda ciddi sıkıntılar yaşamakta ve yaşayacaklardır.

* * *

Tedbirli Müslüman, zekat nisabının 96 gram olduğunu bilir.

Hanefi’de zekat nisabı 20 miskal altın yani doğru hesaplama ile 96 gramdır. Yanlış hesapla “80 gramdır demek” yanlış olur ve nisap miktarı yerine getirilmediği için, farz yerine getirilmez, nafile olan sadaka verilmiş olur. Ve malum olduğu üzere, dünya kadar sadaka verilse, farz olan zekatın yerini tutmaz, borç yerine getirilmiş olmaz.

* * *

Tedbirli Müslüman, zekatını kağıt para cinsinden vermez, tedbirsiz olanı ise, “bu zamanda öyle şey mi olurmuş” diye, bir de itiraz eder.

Kağıt paraların (aynı çek ve hisse senetleri gibi) değerleri itibaridir yani hükumet veya devletin belirlediği değerdir. Altın ve gümüş gibi kıymeti kendinden değildir. Devletin sahip olduğu altın miktarının karşılığı olarak basılan ve üzerine rakamlar konulan kağıtlardır. Fıkıh kitaplarında, altın ve gümüş dışında, her ne kadar geçer akçe olsa da bakır veya başka herhangi bir akçe ile zekat verilemeyeceği, bunların değeri kadar altın ve gümüşle verileceği yazıyor. Zekat ya altın ve gümüşle veya ticaret yapılan maldan verilir. Yani, dinini kayıran ve ona uymaya çalışan bir müslüman, elindeki kağıt paraların zekatını altın olarak fakire verir ve böylece Allah’ın emrini, İslam Alimlerinin bildirdiği şekle uygun olarak yerine getirir ve bir büyük günaha girme ihtimalinden kaçar.

* * *

Tedbirli Müslüman, Cuma Namazının farzını kıldıktan sonra, dört rekat da zuhr-i ahir namazı kılar, tedbirsiz olanı ise farzı kılar kılmaz camiden çıkmak için koşturur.

Malum olduğu üzere, Cuma Namazının birçok eda ve vücub şartları vardır. Bunlardan biri veya birkaçı olmadığında, namaz sahih olmayabilir. Asr-ı Saadette ve Hulefa-i Raşidin döneminde, Cuma Namazı hep tek bir mecitte kılınırdı. Bu uygulama uzun bir süre devam etmiş ve birden fazla camide kılınmaya başladıktan sonra, eskiden beri uygulanagelen sünnet olan şeklin terki korkusu ile fıkıh alimleri çare aramış ve “zuhr-i ahir” yani, Cumanın Namazından sonra, o vaktin henüz çıkmamış öğle namazı farzı da kılınması ihtiyat olur denilmiştir. Zaten eğer Cuma Namazı tek mescitte kılınmış ve kabul olmuşsa, sonradan kılınan, eğer o cinsten bir kazası varsa, herhangi bir kaza namazı yerine geçeceği veya en azından nafile olacağı için, herhangi bir kayıp söz konusu değildir.

* * *

Tedbirli Müslüman, ölüleri için iskat yaptırır, tedbirsiz olanın ise iskattan haberi yoktur veya namaz için iskatı inkar eder.

Vefat eden müslümanlar için iskat yaptırmaktan kaçınmamak ve bunu muhakkak yerine getirmek, her işini ihtiyatla yapan bir müslüman için vazifedir. Zira çok kıymetli fıkıh kitaplarında, bu mevzu bir gereklilik olarak yerini bulmuştur.

 

Deniz Balaban

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir