“Çok Yaşa…”

“Yedi ay oldu tam..
Senin bana sorduğun soruyu, ikinci aydan sonra
her gün ben de kendi kendime sorup duruyorum hep…
Kafa işte… Sahi, niçin geldim ki buraya?..”

Bakırköy’den deniz otobüsüyle gelecek bir dostumu karşılamak için gittiğim Bostancı Deniz Otobüsü Terminali’nin önünde, kocaman bir “Hapşuuu” sesi duydum. Sesin geldiği yana baktığımda, kaldırımda boya sandığının başında oturan bir boyacıyla göz göze geldim.

Yüzünde, yüksek sesle hapşırmasını engelleyememesinin utancıyla, bu duygusunu hafifletmek istercesine zoraki olarak oluşturduğu gülümsemesinin karışımı bir ifade vardı.

Yanından geçerken dostça gülümsedim ona ve içtenlikle “Çok yaşa” dedim.

Yüzündeki utanç tabakası bir anda yok oldu, onun yerini pırıl pırıl bir mutluluk kapladı.

Terminale girdiğimde deniz otobüsünün gecikeceğini öğrendim. Kadıköy’e de uğrayacakmış, çünkü. Cebimden dergimi çıkardım, yolcumu beklerken okumaya

başladım. Bir yere gitmediğimi, orada beklediğimi gören kaldırımdaki boyacı birden yanıma geldi, eliyle ayakkabılarımı işaret etti:

“Boyayayım istersen abi” dedi. “Rengi biraz atmış ayakkabının…”

Baktım, biraz değil, birazdan da fazla atmıştı rengi ayakkabımın.

“Hadi boyayıver bakalım” dedim.

Ayakkabılarımı boyamaya başlarken, bir de söyleşi başlattık karşılıklı. Önce o bana ne iş yaptığımı sordu, sonra ben ona nereli olduğunu sordum.

“Karslıyım dedi. “Aslında Kars’ın Kağızman’ındanım…”

İstanbul’a niçin geldiğini sordum. Onu kendisinin de bilmediğini söyledi:

“Kafasızlığımdan, cahilliğimden başka bir nedeni yok buraya gelmemin” dedi. “Yedi ay oldu tam… Senin bana sorduğun soruyu, ikinci aydan sonra her gün ben de kendi kendime sorup duruyorum hep… Kafa işte… Sahi, niçin geldim ki buraya?..”

İki yıl önce köyden gidenler hep güzel haberler, neşeli, haberler göndermişler İstanbul’dan.

“O haberlere kaptırdık kendimizi, doğru sandık tüm duyduklarımızı” dedi. “Şimdi de burada eve ekmek götürebilmek için sabahtan akşama çalışıyoruz ama… Pek tadı tuzu yok elimize geçenin de, boğazımızdan geçenin de…”

Memlekete dönmeye çoktan karar verdiğini söyledi ama, biraz daha sabredip, havaların iyice ısınmasını beklediğini de ekledi.

“Çok soğuk olur bizim oralar” dedi. “Madem bir iş ettik geldik buralara, havalar iyice ısındıktan sonra dönelim de bari işe yaramış olsun doğup büyüdüğümüz yerleri bırakmamız… Bu yıl İstanbul’un tokadını yedik, yeter… Aynı yıl içinde bir de memleketin tokadını yersek fazla gelir bize…”

Evliymiş de, bir de çocuğu varmış üstelik… Ben onun yaşının küçük olmasını yadırgadım, o benim bu görüşümü yadırgadı:

“Yirmiüç yaş evlilik için, baba olmak için küçük yaş olur mu hiç?” dedi şaşkınlıkla… “Bizim oralarda yirmi yaşında olup, üç dört çocuk sahibi delikanlıdan geçilmez…”

Aklının fikrinin Kağızman’da kaldığını, İstanbul’a bir türlü alışamadığını anlattı uzun uzun.

“Ne havasına alışabildim İstanbul’un, ne de suyuna” dedi.

“Laf aramızda insanına da alışamadım buraların… Önüne gelen tokat atıyor bize burada…”

Bizim bildiğimiz cinsten tokat değilmiş onun dediği tokat..

“Gözüyle tokat atıyor insana, İstanbullu” dedi. “Gözünü senin üstüne dikip bakışıyla öyle bir tokat atıyor ki sana, en güçlü pehlivan tokadından daha ağır geliyor insana…”

Mustafa işini bitirdiğinde ayakkabılarımın ayna gibi parıldıyordu:

“Bravo sana Mustafa” dedim. “Sen bu boyacılık işini iyi biliyorsun.”

Ayakkabılarıma baktı, kendi de sevdi yaptığı işi:

“Tarağın varsa ayna diye bak, saçını tara bu ayakkabıların karşısında” dedi.

Karşılıklı gülüştük. Elimi cebime attım, beş milyonluk banknot geldi elime. Eğildim, sandığının üstüne bıraktım parayı.

“Helalleştik, değil mi?” dedim.

Parayı görür görmez bir anda kaptı ve ayağa fırladı Mustafa:

“Olur mu hiç öyle şey, abi?” diye azarlarcasına üstüme geldi, avucundaki parayı geri almam için elime uzattı. Ben almamak için birkaç kez direttim, o vermek için diretti ve sonunda o başardı.

O beş milyon lirayı elinden alıp, cebime koyduğumu gördüğünde rahatlayabildi ancak:

Bu kez azarlayarak değil, ayıplayarak konuştu:

“Olur mu hiç öyle şey, abi?” dedi önce…

Sonra, son sözünü söyledi:

“Sen bana ‘Çok yaşa’ dememiş miydin hapşırdığım zaman?…”

Ufuk Barış

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*