“Mavili” adını verdiğimiz arabamız

Arabamızı “Mavili” diye çağırmaya başladık.
Dört ve beş yaşlarındaki oğlum ve kızım pencereden
dışarıyı izleyebilsinler diye, kalın sünger yastıklar diktim.

Onunla 1968 yılında, evimizin yakınlarındaki ikinci el araba satan bir açık otoparkta tanıştık. Eşim için, kesinlikle ilk görüşte aşk değildi. Bu üç yaşındaki araba, düşlerini süsleyen elma şekeri kırmızısı, üstü açılır arabaya hiç mi hiç benzemiyordu.

Önceki sahipleri, onunla ilgili görüşmek için evlerine uğramamıza sevinmiş olmalıydılar. Bir yandan bizimle sohbet ederken, bir yandan da şefkat dolu gözlerle arabalarına bakıyorlardı. “Onu satın aldığınıza asla pişman olmayacaksınız” dedi evsahibesi, rötuş için kullandıkları mavi boya tenekesini bize uzatırken.

Arabamızı “Mavili” diye çağırmaya başladık. Dört ve beş yaşlarındaki oğlum ve kızım pencereden dışarıyı izleyebilsinler diye, kalın sünger yastıklar diktim.

Kışın dondurucu soğuğunda “yeni” arabamız Mavili garajda yatarken, eski arabamız “Gri Hayalet” kaldırımın kenarına park etmiş duruyordu.

Karlı ve alacakaranlık bir yılbaşı gecesi akrabalarımızı ziyaret sonrası, on saat sürecek dönüş yolculuğumuza başlamıştık. İlk 650 kilometremiz olaysız geçti. Sonra birdenbire saat onbire doğru, alternatör bozuldu. Eşim ayağını gazdan her çekişinde, farlar tehlikeli bir biçimde solgunlaşıyordu. Dışarısı zifiri karanlıktı ve açık bir benzin istasyonu yoktu, bu da yetmezmiş gibi şiddetli bir kar fırtınası başlamıştı.

Farların, yolu gerektiği denli aydınlatmaları için hızımızı sürekli artırıyorduk. “Babam çok hızlı kullanıyor!” diye sesler yükselmeye başlamıştı, arka koltuktaki korodan.

Mavili cesurca ve hızla ilerliyordu, bizi bu soğuktan bir an önce kurtarmak istermiş gibiydi. Sanki bizi sağ salim evimize götürmeyi hedefliyordu.

Farklı işler bizi farklı kentlere sürükledi durdu. Mavili sadık bir yardımcı gibi, mutlu yaşamına devam etti. Rötuş boyamız bitti. Çocuklara yeni ve daha ince yastıklar diktim.

Başıboş hayvanların korunduğu bir barınaktan, ölüme terk edilmiş bir köpek almıştık. Köpek Mavili’ye bininceye dek bize hiç güvenmemişti. Sonra aniden mutlu bir yuvaya kavuştuğunu anlamışçasına, mucizevi bir biçimde rahatladı. Mavili’nin motorunun sesini kısa zamanda tanıdı ve tam onyedi yıl boyunca eşim işten eve her döndüğünde onu kapıda karşıladı.

Sonra yeni bir araba satın aldık ve birdenbire Mavili “eski” arabamız oluverdi. Kışın dondurucu soğuğunda yeni arabamız garajda yatarken, Mavili kaldırımın kenarında soğuktan donarak paslanıyordu. Pas lekelerini macunlattık onu mavi renkle yamadık, aynı maviyi bulamamıştık ama olsun. Kilometre göstergesi 99.996.5’e dayandığında hep birlikte içine doluşup 00000.0’ı göstermesi için turlar attık.

Eşimin yine ataması çıktı. Yapılacak en mantıklı iş Mavili’yi satmak olacaktı ama on yıldan fazla süredir ailenin bir parça- sıydı. Bu yüzden yola iki araba çıktık. Yanımıza, taşınan insanların asla yanlarına almadıkları eşyaları da alarak… Mavili bizi geriden izliyordu.

Kızım, arka camdan Mavili’yi izliyor ve her geri kalışında ağlayıp sızlanıyordu. Kimi sarp geçitlerden saatte 20 kilometre hızla geçtik.

Bir süre Mavili’nin gerçek yaşı iyice belli olmaya başladı. Boyaları güneş yanığı gibi soyuluyordu. Çocuklar ehliyetlerini alır almaz onu kullanmaya başladılar. Nasıl olsa hep boştaydı ve kontağını her çevirişte çalışıyordu.

Kavurucu bir yaz günü, eşimle Mavili oğlumuzu 500 kilometre uzaklıktaki üniversiteye götürdüler. Evden ayrıldıktan 3 saat kadar sonra araba hararet yapmaya başlamış. Radyatöründe yeterince su varmış ama fanı eskisi gibi çalışmıyormuş. Termostatı çıkarmışlar, onu servise götürmüşler, hatta radyatörün üzerine buz kalıpları koymayı denemişler, ama boşuna. Geri dönmeye karar vermişler. 10 kilometrede bir durup radyatörün soğumasını bekleyerek, onu eve dek getirmeyi başarmışlar.

Bir radyatör nakli yapılması kaçınılmazdı. Organ bağışı yapacak bir araba bulmak güçtü, ama en sonunda bulundu. Yeniden çalışması için iki çelik boru by-pass’ı ile yeni bir hortum ağı döşemek gerekti. Ama eskisinden de iyi oldu.

Çocuklar mezun olup evden ayrıldılar. Eşim emekli oldu ve yerel bir şirkette çalışmaya başladı. Şirket ona bir araba verdi, adsız bir “hatchback”. Sonra 25’inci evlilik yıldönümümüz için ba- na bir araba armağan etti, yine adsız bir araba. Arabamda klima vardı, ayarlanabilir koltukları ve “dolby” ses sistemi de, oysa tek yaptığı beni taşımaktı. Asla ailenin bir parçası olmadı. Asla bir adı olmadı.

Mavili yolun kenarında duruyor. Tek başına… Kullanılmıyor. Keşke, bizim de, insanın çok sevdiği atını otlattığı türden bir çimenliğimiz olsaydı. En sonunda eşim gazeteye küçük bir ilan verdi. Ona 500 dolar istedi. Sanırım için için onu satmak istemiyor. Kilometre göstergesi 3 yıl önce durdu, araba toplam 200.000 kilometre yol gitmiş. Üzerinde üç ton mavi var, artık orijinal rengini bir türlü tutturamıyoruz.

Arabayı satın almak için tek bir aday çıktı. Eşim yutkundu, parayı aldı ve ona anahtarları uzattı.

Bu yaşlı dostun gidişini izlemek çok zor geliyor insana. Ona ilk görüşte âşık olmasak da, tam yirmi yıl süren bir aşk öyküsüydü bizimkisi.

Eşimin elini tutuyorum. “O yalnızca bir araba” diyorum. Oysa o bundan fazlası, çelik ve kumaştan ya da cam elyafından bir çamurluktan çok daha fazlası. Arka koltuğunda çocuklarımız için diktiğim yastıkları var. Bir kentten öbürüne yolculuk ettiğimiz yılların anısı var. Yaşamımızın tam 20 yılı var. Binlerce sabah, eşim işe giderken kapının önünde durup ona el salladığımı anımsıyorum aniden. Şimdi son bir kez aynı yoldan ilerliyor. Ve gözyaşlarıma engel olamıyorum.

Marilyn Pribus

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*