1. /
  2. Hikaye & Öykü
  3. /
  4. Güzel ve öfkeli bayan...

Güzel ve öfkeli bayan trafik polisi…

29 Eylül 2005

Kırmızı ışığa aldırmayıp, geçmeye çalışan aracı yaya geçidinin tam ortasında durdurdu. Öfkeli tavırlarla sürücüye, camını indirmesini işaret etti. Sonra da tüm öfkesini sözlerine dökerek, bağırmaya başladı. Yalnızca yaya geçidinden geçmekte olanlar değil, kaldırımda yürüyenler de durdular, kentin bu genç ve güzel kadın trafik polisini hem merak hem de şaşkınlıkla izlemeye başladılar.

Onun öfkesi karşısında en çok şaşıran, karşısındaki sürücüydü. Yaptığı hatanın ayırdındaydı ama… Polis tarafından bir çocuk gibi azarlanmasına önce şaşırmış, sonra da onun bitmek tükenmek bilmeyen hakaretleri karşısında kendi de öfkelenmeye başlamıştı.

“Siz lütfen cezanızı uygulayın ve bunca kişinin önünde beni azarlamaktan vazgeçin” dedi sert bir sesle. “Karşınızda, eğitiminden sorumlu olduğunuz çocuğunuz yok sizin…”

Sürücünün bu sözleri, trafik polisini daha da öfkelendirdi:

“Çocuğumdan daha da çok sorumluyum sizden ve sizin gibilerden” diyerek yine öfkeyle çıkıştı. “Bir çocuğun kime, ne kadar zararı dokunabilir ki?.. Oysa sizin gibiler, altınızdaki arabayı ölüm makinesine çeviren birer katil adaylarısınız…”

Trafik polisinin bu son sözleri, sürücünün öfkesini taşırmaya yetmişti. Adam arabasının kapısını açtı ve kavga etmeye, hatta dövüşmeye başlarcasına bir tavırla dışarı fırladı, fakat ilk adımını atar atmaz birden durdu.

Karşısındaki genç ve güzel trafik polisi, üstüne doğru gelen bu öfke yumağından kendini korumak için en küçük bir davranışta bulunmamıştı. Gözünü bile kırpmaya gerek duymadan, bir anıt sağlamlığıyla ve hareketsizliğiyle, dimdik duruyordu.

Sürücünün, birden durduğunu görünce, bu kez öfkeyle değil ama, yine sert bir sesle konuştu:

Bayan trafik polisi bakışlara aldırmadan, makbuz koçanını çıkardı ve ödenecek ceza tutarını yazdı, sürücüye uzattı.

“Verilmiş sadakan varmış” dedi. “Bir adım daha atsaydın, kendini yargıç karşısında bulacaktın…”

Sürücü tüm öfkesini içine gömmek zorunda kaldı:

“Lütfen cezamı kesin de ödeyeyim” dedi.

Çevrede giderek büyüyen topluluk, kentin bu genç ve güzel kadın trafik polisini merak ve şaşkınlıktan öte bu kez ayrıca, hayranlıkla da izliyordu.

Onların bakışlarından etkilenmeden, çantasından makbuz koçanını çıkardı ve ödenecek ceza tutarını yazdı, hatalı sürücüye uzattı. Sürücü cezasını ödedi, makbuzu cebine koydu ve tam aracına binerken birden durdu. Bir el, omuzunu tutuyordu. Döndü, baktı, trafik polisiyle yeniden yüzyüze geldi. Onun, kendisinden özür dileyeceğini düşündü bir an.

Oysa trafik polisi, bu kez sesini alçaltıp, hatta fısıldarcasına konuşmasına karşın daha da sert sözler söyledi:

“Sakın bir daha karşıma yine bir trafik suçuyla çıkayım deme… Gözünün yaşına kurusuna bakmam, sürüm sürüm süründürürüm seni…”

Sürücü, kadın polisin bu sözlerinden çok, onun gözlerinden ürktü. Böylesine çekici ve güzel bir kadının, nasıl olup da karşısındaki bir kişiye, bedene bıçak örneği saplanan gözlerle baktığına bir anlam veremedi.

Ve olay yerinden uzaklaşırken, büyük bir fırtınadan kurtulmuşcasına rahatladığını duyumsadı.
Olay yerinde onu kutlamak için elini sıktığım anın, aramızdaki sağlam dostluğun başlama noktası olduğunu ilerideki yıllarda anladım.

Bir kutlama için uzattığım elime o, yalnızca uzattığı eliyle değil, avucuma bıraktığı yüreğiyle karşılık vermişti.
Benim doğup, büyüdüğüm kente o, iki hafta önce atanmıştı. Ben de bekar bir genç kızdım, o da bekar bir genç kızdı. Ben de çalışıyordum, o da çalışıyordu. Fakat ben anne ve babamla birlikte oturuyordum ve ailemizin geçiminden sorumlu değildim. Oysa o, annesi ve ablasıyla birlikte oturuyor ve onların da geçiminden sorumluydu. Ablasının lise ikiden ayrıldığını, bu nedenle çalışabilecek bir iş bulamadığı için evde oturmak zorunda kaldığını söyledi.

Bir kasabadan farklı olmayan kentimizde onun öfkesinin ve acımasızlığının ünü, giderek kulaktan kulağa yayılmıştı.
O da, ben de yürümeyi çok seviyorduk. Çalışma saatleri dışında sık sık buluşuyor, fakat nedense uzun yürüyüşler yapamıyorduk.

“Annem çok yaşlı, onu yalnız bırakmak istemiyorum” diyordu hep ve dışarıda fazla kalmamaya özen gösteriyordu.
Kısa kısa buluşmalarımızla pekiştiriyorduk dostluğumuzu. Ya bir pastanede yarım saat kadar oturuyorduk ya da deniz kenarında bir o yana, bir bu yana yürüyorduk…

“Mozaik tablo gibi bizim dostluğumuz” diyordu. “Küçücük anları birleştirip, kocaman bir dostluk oluşturuyoruz.”
İş yerinde çalışma arkadaşlarım ve mahallede komşularımız, kentimizin bu genç ve güzel bayan trafik polisiyle nasıl dost olabildiğime bir türlü akıl erdiremiyorlardı.

Zaten büyükçe bir kasabadan farklı olmayan kentimizde onun öfkesinin ve acımasızlığının ünü, giderek kulaktan kulağa yayılmış ve o, birkaç ay içinde kentimizde hemen herkesin tanıdığı bir ünlü olmuştu.

Kentte adı, öfke, kızgınlık ve acımasızlık sözcükleriyle birlikte anılıyordu. Onun öfkesinin, kızgınlığının, acımazlığının hedefi olmayan kişilerin sayısı her gün biraz daha azalıyordu.

Otomobil sürücüsü olup da onun tarafından cezalandırılmayan kişilerin sayısı ise, belki iki elin parmaklarının sayısını aşmıyordu.

“Polis olmak demek hoşgörüsüz olmak demek midir?” gibi serzenişler, “Sinema oyuncusu olsa onu herkes kapar… Oysa o ‘İlle de trafik polisi olacağım’ diye tutturmuş…” gibi dokundurmalar, “O tertemiz yüzden öyle öfkeler nasıl saçılıyor ortalığa?” gibi hayretler, ondan söz açıldığında öncelikle dile getirilen ve çevredeki herkes tarafından onaylanan sözlerdi.

Birçok dostuma, çalışma arkadaşıma, komşuma onun ne denli tertemiz bir kalbi olduğunu, ne denli iyiliksever bir kişi olduğunu söylememe karşın, hiçbirini bunlara inandıramadığımı biliyordum.

Onların evlerinin bulunduğu mahallede birgün büyük bir yangın çıktı. İtfaiyeciler alevleri söndürmeye çalışırlarken, konu komşular da birbirlerine yardım için koşuşturuyorlardı

Kapı aralandı. Neden tam olarak açılmadığına akıl erdirememin verdiği bir öfke ve telaşla kapıyı hızla ittim. Fakat hangi evde oturduklarını bilmiyordum. Birkaç kişiye sordum, oturdukları evi öğrendim.

Kapılarını yumruklamama karşın açan olmadı. Daha hızla ve daha kuvvetlice yumrukladım. Neden sonra içerden bir ses duyuldu:

“Kim o?”

Kendimi tanıttım, kız kardeşinin arkadaşı olduğumu söyledim.

“Büyük bir yangın var mahallenizde” diye bağırdım. “Herşeyi bırakıp, dışarı çıkmanız gerek… Lütfen kapıyı açın… Çabuk olun…”

Kapı bir süre sonra aralandı. Neden tam olarak açılmadığına akıl erdirememin verdiği bir öfke ve telaşla kapıyı hızla itince, arkasında sert bir madde olduğunu anladım. Biraz kuvvetlice iterek genişlettiğim aralıktan içeri girdiğimde, kapının arkasında bir tekerlekli sandalye olduğunu gördüm.

Ve sandalyede, bacakları bir battaniyeyle örtülmüş genç bir kadın oturuyordu.

İçerideki bir odayı işaret etti:

“Annem içeride” dedi.

Hızla içerideki odaya koştum. Yaşlı bir kadın, bir divanda uzanmış, yatıyordu.

“Ben de yardım edeyim, sana” dedi arkamdan bir ses.

Döndüm baktım, oydu. Anne ve ablasını kurtarmak için o da koşmuştu eve.

Yangın, arkadaşımın oturduğu eve sıçramadan söndürüldü.

O yangında kentimizin güzel bir mahallesinin büyük bir bölümünün evleri yanmış, kül olmuştu ama… Kentimiz artık, bir evlat örneği benimsediği genç ve güzel ve şimdi üstelik içtenlikle de sevilen bir bayan trafik polisi kazanmıştı.

Onun, birkaç yıl önce içkili bir şoförün neden olduğu otobüs kazasında babasını gözlerinin önünde kaybedişinin öyküsüyle, kazada bacaklarını kaybeden annesi ve bacakları tutmadığı için tekerlekli sandalyede yaşamak zorunda kalan ablası için verdiği yaşam öyküsü, üç dört gün içinde tüm kente yayıldı ve…

Trafik kurallarına uymayan sürücülere karşı duyduğu öfkesi, kızgınlığı, hoşgörüsüzlüğü ve acımasızlığı, kentimiz halkının tümünün desteğini arkasına aldı…

Nuray Bartoschek