Erteleme

20 Şubat 2012

Ölüm yakın çevremizden geçmediği sürece o kadar uzak görünüyor ki bize. Ölüm sanki hep başkalarının kapısını çalar, bize hiç uğramazmış, sonsuza dek yaşayacakmışız gibi sürekli birşeyleri erteleyerek yaşıyoruz.

Yapmak istediklerimiz, vazgeçmek istediklerimiz, söylemek istediklerimiz, dokunmak istediklerimiz, sevmek istediklerimiz erteleniyor. “Seni seviyorum”lar, “Özür dilerim”ler erteleniyor. Sonra bizden o çoook uzak olduğuna inanmak istediğimiz ölüm yakın çevremizden birisinin kapısını çaldığı zaman yıkılıyor, sarsılıyoruz bir süre için.

“İnanılmaz! Oysa daha iki gün önce birlikte konuşuyor, gülüyorduk” diyoruz. Yaşama ve sevdiklerimize bakışımız değişiyor birden. Çevremizdeki herkesi yitirme korkusu duyuyoruz. Hatta her ölüm haberinde sıranın birgün bize gelebileceği endişesini de yaşıyoruz gizliden gizliye. “Yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgi var ve hiç birimizin beş dakika sonrası için yaşama garantisi yok, her an birbirimizi yitirebiliriz” diyerek daha bir sarılıyoruz sevdiklerimize.

Ama en sevdiğimizi yitirmedikçe çabuk geçiyor çevremizdeki ölümlerin sızısı… Bir süre sonra yine gereksiz tartışmalarla kırmaya başlıyoruz birbirimizi. Yine ilişkilere gösterilen özen kayboluyor yavaş yavaş.

O hep burada, yanımızda olacak rahatlığıyla onu ne kadar sevdiğimizi dile getirme gereği bile duymuyoruz. O biliyor nasılsa ne kadar sevdiğimizi…

Oysa bir gün, bir telefonla onu artık sonsuza dek yitirdiğinizi öğrenebilirsiniz. O an kabullenmek istemezsiniz gerçeği. Kötü bir şaka olduğuna inanmak istersiniz. Oysa onun sizi bu denli üzecek şakalar yapmayacak kadar çok sevdiğini bilirsiniz. “Kötü bir düş bu, biraz sonra uyanacağım ve bu kabus sona erecek” dersiniz. Tırnaklarınızı batırırsınız elinize. Ve gerçeğin dayanılmaz acısını hissedersiniz teninizde. O sabah hiç önemsiz bir nedenle, son görüşünüz olduğunu bilmeden ne kadar kırdığınızı ve onun haklı olduğunu bilmenize karşın inadına özür dilemediğinizi anımsarsınız birden.

“Bir dakika daha. Yalnızca bir dakika daha onunla olabilseydim ve kendisini ne kadar sevdiğimi söyleyebilseydim” dersiniz. Artık sonsuza dek kaybetmişsinizdir onu. Ne özür dileme, ne de sevdiğinizi söyleme şansınız vardır.

Yaşam boyu yüreğinizde taşımak zorunda kalırsınız bu ağır yükü. En mutlu anlarda bile yüreğinizin bir köşesi sızlar. Böylesi bir acıyı yaşayan dosta ne söylenebilir ki…

“Acını paylaşıyorum”un, “çok üzgünüm”ün havada asılı kaldığı durumlarda ne diyebilir ki insan?
Hiçbir şey dindiremez bu sızıyı.

Böylesi bir acıyı yaşamayan dostlara ise söylenecek birşey var:

Sevdiklerimiz bizi bir yürek sızısıyla bırakıp gitmesin diye, hep güzel anılar bırakalım ardımızda…