Affet beni, Enola

6 Ağustos 1945.
Hiroşima’ya atom bombası atıldı.

“Kahrolası bomba patlayacak mı?..
Kahrolası bomba patlayacak mı?… Kahrolası…”
Ve bomba kent merkezinin 580 metre
üstünde patlıyor…

Üzgünüm Enola, hem de çok… Bunca yıldan, bunca acıdan sonra üzgün olmam ne yazık ki hiçbir şeyi değiştirmiyor. İnsanlar seni dünya durdukça nefretle anacak hatta lanetleyecekler… Ne garip!.. Bu olayla ilgili olarak benim adımı bilen ya da adımı anımsayan o kadar az insan var ki… Oysa ben bu işin onurunu, kıvancını birlikte yaşayalım, ölümsüzler katına birlikte ulaşalım istemiştim… Evet, sen gerçekten ölümsüzlüğe kavuştun ama böyle olacağını ne sen ne de ben düşünemezdik…

Kimi geceler uykumda, hatta kimi günler gözüm açıkken bile karabasanlar görüyorum. Çevremdeki herşey yanıyor, insanlar, hayvanlar, bitkiler… Hava yanık et kokuyor, kemik kokuyor, çıldıracak gibi oluyorum… Belki de çıldırmışımdır kimbilir?.. Tüm bunları yaptığıma, yapabildiğime göre…

Enola, ne yaptımsa senin için… Benimle iftihar etmen için yaptım… Enola, ben aldandım, biz aldandık… Bizi aldattılar… Ben dahil, kimse onun nasıl birşey olduğunu… Ondan sonra nelerle karşılaşılacağını tam olarak bilmiyordu. Bilemezdik de…

İlk deneme 16 Temmuz 1945’te New Mexico’da, Alamogordo köyünden 75 kilometre uzakta çölde yapıldı… Ve onu ilk kez o zaman gördük…

Ne garip, bu denemeden sonra, hiçbir şeyin farkında değilmişcesine, sanki bir robotmuşcasına ilk yaptığım şey, B29 bombardıman uçağının bomba yuvasının kapaklarını değiştirtmek olmuştu. Çünkü bomba yuvasının kapakları mekanik bir düzenle 1,5 dakikada açılıyor 1,5 dakikada kapanıyordu. Bombayı atmak için uçağın yavaşlaması, bu yüzden de yükseklik kaybetmesi gerekiyordu. Bomba yuvası açık kalacağı ve uçak, bombayı attıktan hemen sonra yükselemeyeceği için uçağa hidrolik kapaklar taktırarak açma-kapama işleminin saniyelere inmesini sağlamıştım.

Yıllardır insanlardan kaçıyorum. Bana bakan gözlerde hep nefret, hep öfke, hep kızgınlık görmeye dayanamadığım için kaçtım. Kendimden de kaçabilirmişim gibi… Bu gözler bir gün gördüklerini unutur sandım. Yanılmışım…

Bazen hiç ummadığım bir anda… Koltuğumda oturmuş televizyon seyrederken ya da direksiyon başında giderken kendimi bir anda B29′un pilot kabininde buluyorum. 6 Ağustos sabahıymış, ben ve mürettebatım aylardır eğitim gördüğümüz Pasifik’teki Tinian adasından yerel saatle 2.45′te havalanmışız… O kadar genç ve enerjiğim ki, içim içime sığmıyor, kutsal bir görev üstlenmenin kıvancını yaşıyorum. Çünkü yaptığım işin savaşı bitirmek ve daha çok Amerikan askerinin ölmesini önlemek için koşul olduğuna inanıyorum. Ya da bu düşünceye öylesine inandırılıyorum ki sonunda ben de inandığımı sanıyorum… Keşke o sabah… Uçuş giysilerini giyer, son hazırlıkları yaparken, uçağın merdivenlerini tırmanırken, ya da pilot koltuğuna otururken bir an, şöyle bir durup da, “Hayır!.. Ben bu görevi yapmak istemiyorum…” deseydim diye iç geçiriyorum… Sonra düşünüyorum da, askerlikte, hele savaşta itaatsizliğin en büyük suç olduğunu bile bile emirlere karşı çıkıp, gerçekten “Hayır” diyebilirmiydim?.. Zavallı ben, o anda dünyanın barışçı vicdanı olma rolünü yüklenmişken, tam da böyle bir onurla taçlandırılmak üzereyken “Hayır!..” diyebilir miydim?.. Kulaklarımda binlerce tonluk motor gürültüleri uğulduyor. Bu yolculukta yalnız değiliz. Yanımızda iki de gözlem uçağı uçuyor, daha önümüzde de üç başka uçak, hava durumunu inceleyerek bize bilgi veriyor. Öncü uçaklar, Hiroşima üzerinde bulut olmadığını bildiriyorlar… Kalkışta bize, dört hedeften birine bombayı atacağımızın söylendiğini anımsıyorum. Hiroşima, Nagazaki, Niigata ya da Kokura… Buralar daha önce bombalanmadığı için bu arada atom bombasının sağlam bir kente etkisi de incelenecek.

Günlük güneşlik bir gün… Böylece hedef de kesinleşmiş oluyor… İlk hedef olarak seçilen Hiroşima’ya gidiyoruz… Birşeylere yeniden başlamak için bir şeyleri bitirmeye… Kalkıştan 6,5 saat sonra Hiroşima üzerindeyiz. 50 bin ton ağırlığında konvansiyonel silahın gücüne sahip 195 kilo ağırlığında, 90 santim çapında, 3 metre uzunluğundaki bombayı atmak için düğmeye bastığımda yerel saat 8.15′i gösteriyor… 17 saniye sonra da bomba uçaktan düşüyor… Yaşamımın en uzun 50 saniyesini işte o an yaşıyorum. Çünkü uçağı hemen yükseltip oradan uzaklaşmam gerek… Beynimin içinde hep aynı soru yankılanarak yineleniyor; “Kahrolası bomba patlayacak mı?.. Kahrolası bomba patlayacak mı?… Kahrolası…” Ve bomba kent merkezinin 580 metre üstünde patlıyor… Uçak sanki bir yere çarpmış gibi sarsılıyor. Aşağıdan ateş açıldı sanıyoruz… Hemen sonra açılmadığını görüyoruz, o sırada tam 10 bin metre yüksekteyiz. Aşağıdan bir bulut müthiş bir hızla yükseliyor… Ta yanımıza dek… Atom bombası patlayalı 1,5 dakika ya geçmiş ya geçmemiş… Bulut hızla yükseliyor… Yükseliyor… Yükselmeye devam ediyor… Son hızla uçağı olabildiğince yükseltmeye, bu buluttan kaçıp uzaklaşmaya çalışıyorum. Aylar sonra ilk kez zafer sarhoşluğundan ayılmış gibiyim… Panik halindeyim. Korkuyorum… Hem de çok. Uçak bile aşağıda olanların farkındaymışcasına çatırdıyor…

Kendime… Bugüne geldiğimde… Oturduğum koltuğu ya da direksiyonu parmaklarımın tüm gücüyle sımsıkı kavramış, terden sırılsıklam durumda bir sıtmalı gibi titrerken buluyorum kendimi… O günü, o sabahı hiç yaşamamış olmayı o kadar çok istiyorum ki… Oysa üsse döndüğümüzde kahramanlar gibi karşılanmış, herkes tarafından kucaklanıp kutlanmış, tebrikleri kabul etmiştik. Çok kısa süren, sahte bir kahramanlık… O gün, başarı sandığım bu yanıltıcı sarhoşluk içinde hissettiğim duygular beni utandırıyor…

Enola… İnan ki bilemezdim… Kimse bilemez, işin bu boyutlara varacağını tahmin bile edemezdi… Bir düğmeye basmakla, insan denen canavarın içindeki tüm kötülükleri serbest bırakıp yeryüzüne salmıştık… Yüzbinlerce insan öldü. Belki de ilk anda patlama sonucu yanarak ya da radyasyon sonucu ölenler daha şanslıydı… Hayatta kalanlar… Japonlar’ın Hiroşima ve Nagazaki’den sağ kurtulup da sakat kalanlara, ışınlananlar anlamına verdiği bir adla “Hibakusha’lar”, aldıkları radyasyon nedeniyle çok derin psikolojik ve organik hastalıklara yakalanarak sakat kaldılar. Enola adını bir karabasan gibi yaşadıkları sürece omuzlarında hissederek yaşamlarının her alanında acı çektiler ve ayırıma tabi tutuldular. Bir tür ikinci sınıf vatandaş olarak, herkesten uzak tutulan cüzzamlı muamelesi görerek, toplumun tüm bilinçaltı korkularını temsil eden bir topluluk olarak, kendi aralarında yaşamaya mahkum edildiler.

Enola, adın bir katliamla özdeşleşti… Dünya var olduğu sürece adın, nesilden nesile ölümle, acı ile, nefretle birlikte anılacak…

Hiroşimalılar, her yıl 6 Ağustos’ta, o güne dek tanık olmadıkları parlaklıkta bir ışığın meydana geldiği… Müthiş bir yangın fırtınası ve basıncın oluştuğu… Atmosferi alt üst eden uğultuların duyulduğu… Bir anda buharlaşan herşeyin kül ve tozunun, 20-30 dakika sonra kentin üzerine kara bir yağmur biçiminde yağdığı o ölüm sabahını… “Toro Tagashi” adını verdikleri bir törenle anıyor, tüm kent halkı ellerinde fenerler Hiroşima nehirlerinin kıyılarında yürürlerken atom bombası kurbanlarının ruhlarını rahatlatmak için dualar ediyorlar.

Peki, benim ruhumu kim rahatlatacak?.. Tüm dünya… Ondan da önemlisi, her sabah ben kendi kendimi lanetlerken… Kendi benliğim bile beni dışlarken nasıl huzur bulacağım?… Ruhum cehennem ateşlerinde kavrulurken?.. O dehşet sabahında ölüp gitmeyi, yaşadıklarımı hiç, ama hiç yaşamamış olmayı… Adına gölge düşürmemeyi ne çok isterdim. Enola… Enola Gay… Anne… İlk atom bombasını atacak uçağa adını vermekle seni ölümsüzleştireceğimi sanmış, uçağıma adını kendi ellerimle yazmıştım. Tek istediğim seni sevindirmek, mutlu etmekti… Adını verdiğim uçağın önünde çektirdiğim fotograf eline geçtiğinde sevinmiş, benimle gururlanmış, herkese göstermiştin değil mi?.. Oysa bugün, benim gibi bir oğlun olduğu için tüm dünya seni lanetliyor… Her zaman da lanetleyecek…

O kadar yalnız, o kadar umarsızım ki… Hıbakusha’lardan bile çaresizim… Enola… Anne… Beni affet anne, yalvarırım… Çünkü, ben kendimi affedemiyorum…

M. Ünsal Elbeyli

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir